logo

Thursday 02nd of July 2020

Giriş Formu




Sivrialan Gencligine Notlar II PDF Yazdır e-Posta
Kadim ÜLKER tarafından yazıldı.   
Cuma, 18 Mayıs 2007 12:10

Ellinci Yıl Lisesinde

GÖNDEREN : KADİM ÜLKER 

Sivrialan Gençliğine Notlar II

Kadim Ülker  

Seyran yollarında evlatlarının yanındaki yiğit analara, anama minnetle...  

Ortaokulu okumak için bir grup Mersin’e gitmiştik. İlk yılda oldukça yanlızlık çekildi, ikinci yılda ise biraz daha kalabalıklaşmıştık.
Ben üç yıllık ortaokulu dört yılda bitirdim. Ortaokul ikinci sınıfı tekrarladım, çifte dikiş yani. İkinci sınıfta bütünlemeye kalmıştım da, şehirde kalacak yer bulamama korkusundan, biraz da sahipsizlik ve ilgisizlikten dolayı bütünleme sınavına katılamamıştım. Ortaokul iki ve üçüncü sınıfları devlet yatılı pansiyonunda (yurtta) paralı yatılı okuduk. İlginçtir, Sivrialan köyünden tam tamına yedi öğrenciydik, hepimiz paralı yatılı öğrenciyken, Tunceli’nin, Antalya’nın ve Mersin’nin köylerinden gelmiş olan diğer öğrencilerin yüzde 99’ u parasız okumaktalardı. Devlet, onlara kalemlerinden defterlerine, elbiselerine, beslenme ve konaklamalarına kadar her türlü masraflarını üstlenmişti. Biz ise o zamanlar, yurtta kalabilmek için her ay hiç de az olmayan paralar öderdik. Yurttan atılma korkusunu da sürekli hissetmemiz işin cilvesiydi.

Sömestir tatilinde yurdumuz kapanırdı da, köye gelmek zorunda olurduk. Köye dönmek zorunlu olur mu, seve seve gitmeliydik aslında! Ne yazık ki, kış günleri köye yolculuk hiç de istenen bir hal değildi. Köy yolları kapalı olurdu. Eldivenin, atkının ne olduğunu bilmeyen bizler nerdeyse baş açık, paltosuz,  Kızılırmak’tan köye kadar o kışta kıyamette yola çıkar, birbirimize dayanarak, birbirimizin çantasını taşıyarak, zaman zaman birbirimizi sırtlanarak, köydeki ilk eve aç susuz ve ayakları elleri buz tutmuş bir şekilde kendimizi atardık. Bu evde genellikle o zamanlar bizim ev olurdu. “Kurban olayım ben sizlere” sözlerşi ile karşılardı anam bizleri.

Lise ve ortaokul öğrencilerinin konakladıkları öğrenci yurdunda yedi Sivrialanlı olarak iki yıl boyunca birbirimize sahip çıktık ve sürekli de dayanışma halindeydik; Arkadaşlarım Nevzat Kurtyiğit, Talip İmran, Rüstem Şatıroğlu, kirvemlerden Yusuf Güneş, kuzenlerim Halil Süzer, Halil Ülker ve ben. Aramızda en ufak bir anlaşmazlık olmadığı gibi, kötü söz bile edilmedi, beraber ağladık, beraber güldük. 

Ağbeyimin olmamasından olacak ki, arkadaşlarımın ağbeyleri bana da ağbeylik yaptılar. Onların bür çoğu yaşamıma yön verdiler, onun için de bende güzide yerleri vardır. Bunlardan hiç süphesiz bir tanesi de Hüseyin Özer Ağbeydi. Ortaokul ve lise yıllarında koruyucu ve kollayıcı ağbeylik görevini esirgemeyen sevgili Hüseyin Ağbey Mersin’de de bu görevini eksiksiz yerine getirdi. O yıllarda dünyamız olan köyümüzün dışındaki dış dünyayı da tanımaya başladık. Siyasi yaşam sıcak, bizler ise o sıcaklığa hazırdık. Yurtta bulunduğumuz sürede diğer öğrencilerden ister istemez etkilenmeler oldu. Nasıl olmasındı ki, ilk siyasi eylemimizi ortaokul öğrencisi olarak 1 Mayıs günü yemekleri protesto etmiş, Mersin şehrine dağılmıştık. “Neden 1 Mayıs’ta böyle bir protesto eylemi” sorusu o gün polisin en çok sorduğu soruydu. Neydi sahi 1 Mayıs falan derken, lise yıllarına sol literatürde önemli yazarların kitaplarını tanıyarak girmiştik.

Hatta ortaokulu bitirdiğimiz o yılda, çeşitli yayın organları ile köyümüze dönmüş ve köyde onları arkadaşlarla birlikte okumaya başlamıştık. Tenceremizi, bulgurumuzu, yağımızı, ekmeğimizi, içeceğimizi ve okuyacağımız kitap ve dergileri alır, nerede bir su, gölgelik bulduysak oraya postumuzu serip, bulgur pilavımızı pişirmeye başlardık. Kapanın kaşığında kalan pilavımızla karnımızı doyururduk.  Karnımızın doymasından sonra da beynimizi doyurmaya çalışırdık, başlardık bereberimizde olan kitaplarımızı, dergilerimizi okumaya ve okuduklarımızı akıl süzgecinden geçirmeye.

Bu okuma ve pilav günlerinin dışında havuz başları ve köyde futbol oynama önemli meşguliyetimizdi. Zaman zaman komşu köylerle futbol maçları yapar, onlarla arkadaşlıklarımızı geliştirirdik. Köyde artık ekin ekmek tarihe karışmaya başlamıştı, tarlada ekin biçenler azalırken, yaşıtlarımızdan Rıza ve Zeynel Özer’di, bir de aybeğleri Hüseyin tarlalarda kalıç sallarlardı.

Tarlalarda öğütler de verilirdi, babam anlatırdı sürekli, Hüseyin, Rıza ve Zeynel Özer’in dedeleri, rahmetli Hasan Dede vardı. Toprağı bol olsun, çalışkan adamdı, tarlada ekin biçerken torunu Hüseyin’i yanına çağırır, susuzluktan yarılmış Sivrialan toprağı gibi yarık yarık olmuş ellerini torununa göstererek “Oğlum Hüseyinim, okursan ellerin böyle olmaz, okumazsan ellerin benim ellerimden farksız olur, seçim sana ait” der.  Bu nasihatı Dede’den alan Hüseyin Ağbey köyün ilk üniversite öğrencisi olur. O Ankara’da Devlet Mimar Mühendislik Akademisi’de okurken, benim kuşağım için de artık  Ankara’da lise yılları başlamıştır.  Çocuklarımızı okutacağız diye köyümüzden özellikle Ankara’ya göç başlamıştır çoktan. Yaşıtlarımızdan bazıları zaten Ankara’daydılar ve bir çoğumuzdan erken hayata atılmışlardı. Bu arkadaşlarımız, Ahmet Türksoy, Tacettin Çam ve Hasan Erkılıç’ın kanımca aramızda özel bir yerleri vardı. Akşam öğrenci, gündüz ise geçimlerini sağlamak için çalışan emekçilerdi. Onlar bir çoğumuzdan daha erken olgunlaşmışlardı. 
Lise birinci sınıf normal bir ders yılı olarak geçti, tarih, coğrafya, matematik, edebiyat, biyoloji öğrenmeye başlamıştık. İkinci yıldan itibaren ise sanki görmemiz gereken bu derslerin yerini adeta hayatta nasıl kalırız dersi almıştı.

Lisemiz Ankara’da ağırlıklı olarak dar gelirli işçi, küçük memur ve yurtdışına ailesinini geçimini sağlamaya çıkmış gurbetçi ailelerin çocukları ile doluydu. Ve bu çocuklar ya birbirlerine yakın köylü ya da aynı köylü veya birbirlerinin kapı komşularıydı. Ondan dolayı da birbirlerine bağlı, sağdık ve güvenliydiler. İşte bu birbirlerinin yakın dostları, arkadaşları ve köylüleri olan bizleri okula sokmamaktı bir çevrenin amacı. Hani “bizim uşaklar becerdi” sözünün hazırlık öncesi. Okulumuza giriş çıkışlar, okulda derslerin devam etmesi, gene Sivrialanlı öğrencilerin sadece birbirlerine değil, diğerlerine de sahip çıkmalarından ve onlarla birlikteliklerinin sonucunda mümkün oldu.

Sadece Sivrialanlı öğrenciler mi? Hayır ya analarımız? Bir de analarımız vardı orada. Okur yazar bile olmayan analarımız, karnelerimizin ve almış olduğumuz lise diplomasının gerçek sahipleriydi. Bu dönemi benimle birlikte yaşayan arkadaşlarımızın anılarını tazeleyip, mutlaka yazmalarını rica ediyorum. Sitemize çok değerli katkılar sunan sevgili dostumuz Bektaş Şen ne dersin, unutabilir misin yaşadıklarımızı? Her gün silahlı, sopalı, zincirli saldırılara karşı koymamız, birlik ve beraber olmamış olsaydık bugün belki de hayatta kalmamız bile olası olmayacaktı. Birliktik, o dönemin yiğit çocukları Şenol Şen, İsmail Kaymak, Bektaş Şen, Nevzat Kurtyiğit (Orta Topaç), Hüseyin Kurtyiğit, Haydar Ülker, Zeynel Özer, Kadim Ülker, Mustafa Şen. Ve onların sevgi, minnet ve hürmetle andığım yiğit anaları rahmetli Zalha Ana, rahmetli anacığım Navruz, Zülfü, Gülcihan, Adi analarımız ve daha niceleri beraber ve dayanışma içinde olduklarından dolayı hayatta kalma dersini başarı ile sonuçlandırdık.

İşte bu analar sadece birimizin anası değildi. Hepimiz hepsine kendi anamıza yaklaşır gibi yaklaşır, sayar, sever ve hürmet ederdik. Onlar da hiç bir arkadaşımızı kendi çocuklarından ayırmaz, aynı sevgiyi beslerler ve hissettirirlerdi. Bu anaların çantaları vardı. Neler taşımazlardı o çantalarda bir bilseniz! Çocuklarına saldırıldığında karşı koymaları için arandıklarında ellerine geçsin diye yol boyunca taşıdıkları taşları dizerlerdi. Sadece taş mı? Çantaları zaman zaman kum doluydu. Bağlar Caddesinde onları tanıyan bakkalların vermiş oldukları acı biberlerle karıştırılmış kumu taşırlardı. Karşılıksız verdiği bieberi verirken de “bu acı toz biberleri kumla karıştırın ve çocuklarınıza saldıranların gözüne atın” nasihatını da eksik etmemişti bakkallardan birisi. İki yıl boyunca çocuklarını yanlız bırakmayan analar, hergün çocukları ile okula inmişler, ya çocukların derslerinin bitimine kadar okulun dışında beklemişlerdir. Veya evlerine gidip öğlen saatlerinde tekrar dönmüşlerdir.

O saldırılarda yaralılar olmuştur, dövülenler olmuştur, hatta ölümler olmuştur. İşte oralardan sıyrılıp geldik. Herbirimiz ana baba, amaca dayı olduk. Acıyla, yoklukla ve zorluklarla yoğrulan zengin ve güzel günlerimizdi.  Ömrümüzün balıydı, ve o balı birlikte derdik ve birlikte yedik. Şimdi ise bizim otuz yıl öncesinde bulunduğumuz yerde faklı şartlarda yeni bir kuşak var. Onlar örgütleniyorlar. Çok da iyi yapıyorlar.

Bu yeni kuşağa bunları anlatmamın nedeni geçmişi ve geçmişte Sivrialanlıların birbirleri ile olan dayanışmalarını tarihe not düşerek iletmekdi istemim. Belki bizlerden sonra gelen kuşağa da beraberlik ve dostluklardan çıkarmaları gereken derslerde yardımcı olur diye de düşündüm.
Bir de kendi tarihimizi artık bizlerin kaleme alması gerktigi düşüncesidir kaygım. Kendi tarihimizi kendimiz kaleme almazsak, bizim dışımızda olan insanların düşmüş olduklara notlara muhtaç oluruz ve Arntlardan, Michilerden medet umarız. Onun için de Sivrialan’nın yetiştirmiş olduğu başta Veysel Kaymak, İlhami ve Cemal Özbay gibi sevgili öğretmenlerimi, diğer taraftan değerli ağbeylerim Hüseyin Özer, Derviş Gülseven, Gülağ Öz, Veli Caner’i ve sevgili Bektaş Şen, Talip İmran, Rıza Özer, Tacettin Çam, Şenol Şen, Hasan Erkılıç ve adını burada tek tek sayamadığım arkadaşlarımıza çağrım; lütfen geçmişe ait anılarınızı sizden sonra gelecek olanlarla paylaşmak için yazınız.

Yazımın son sözünü benden erken davranıp, Hasan Erkılıç arkadaşım bir önceki yazıma yorum olarak koymuş. O yorumu Hasan Erkılıç’ın izniyle buraya tekrar koyup, onun sözleri ile yazıma son vermek istiyorum; „Bugün, bu yaşadıklarımız kadar önemli olan bunlardan gençliğimizin ders çıkarması.. Birbirlerine bizim sıcacık dostluğumuzda oldugu gibi sım sıkı sarılmaları ve asla ama asla onları bölmeye ve parçalamaya yönelik iç ve dış hainliklere kapılarını kapatmalarıdır“.

  Please enter correct API key in plugin settings!

Radyo Veysel

Radyo Veysel Dinlemek Icin Tıklayın...

Alevi Bektaşi Federasyonu